12 Mart 2012

EN ÇARESİZ ANLARDAN BİRİSİYDİ....

Tam 12 saat oturmadan , uzanmadan , ayakta dururken bile acı çekerek ağladı. Bana 'anne birşey yap ağrım dinsin' dedikçe , birşey yapamamanın verdiği acı onun çektiğinden on kat daha fazlaydı. İşte çaresizlik bu olsa gerek diye düşündüm. Ben anneyim ve hiç ama hiç birşey yapamıyorum.
Ateşi olsa düşürmek için yapacak bir sürü şey var. Bir yeri ağrısa ovarsın, ilaç verirsin ya da konuşur düşüncelerini dağıtırsın. Ama bunda böyle durumlar asla olmaz.
Bu ağrıyı bende çektiğim için bilirim. Hiçbir duruş şekli size rahatlık vermez. Hiçbir sözü duymazsınız , yalnızca ağrınızın bir an önce dinmesini dilersiniz.

Kızımdan bahsediyorum. Yaklaşık 2 hafta önce belinde iki tane fıtık teşhis edildi. İki doktor ameliyat dedi. Son olarak benim belimi iyileştiren doktora götürdük, o da durumun iç açıcı olmadığını , birkaç seans tedavi uygulayacağını alınan sonuca göre durumu açıklayacağını söyledi.
Şu an tedavi sürecindeyiz. Kızım ise 4 günlük istirahatten sonra tüm israrlarımıza karşı bugün yine işe gitti. Yüreğim ağzımda. Her an telefon edip 'anne çabuk gel kötüyüm' diyecekmiş gibi diken üstündeyim.
Allah tüm hastalarla beraber kızıma da şifa versin diyorum.
Beni merak eden arkadaşlarıma çok teşekkür ederim.
Hepinize sağlıklı ve huzurlu bir hafta diliyorum, sevgilerimle

01 Mart 2012

TEKNOLOJİNİN GETİRDİĞİ KEYİFLİ ALIŞVERİŞLER

Televizyonun siyah-beyaz olduğu dönemlerde 'Tatlı Cadı' dizisini zevkle seyrederdik. Orada gördüğüm aletin otomatik çamaşır makinası olduğunu annemden öğrenmiştim. Acaba bizede gelir mi? diye içimden geçirmiştim. Başka dizilerde gördüğümüz kablosuz telefonları 'yok artık daha neler' diye eleştirerek izlemiştik.
Teknoloji ilerledi hatta hızlandı. 'Rüyamızda görürüz' diye tabir ettiğimiz birçok makineyi bizde çağa ayak uydurarak ve rahatına alışarak kullanıyoruz.
Artık devir bilgisayar ve zamanı pratik kullanma devri. Şimdiki trendlerden biride bilgisayardan alış-veriş yapmak. Bizim nesil biraz tereddüte düşsede çabuk alıştı:) şimdiki nesil çooktan alıştı bile:)
Kızım sayesinde bizde arasıra alışveriş yapıyoruz.

Ama benim ilgimi çeken esas olay şehir fırsatları adı altında yapılan kampanyalar sonucunda bazı bazı % 90 'a varan indirimlerden yararlanma fırsatı olması. Arkadaşlarımın arasında bu kampanyalardan faydalanarak normalden çok daha ucuza yenilen yemekler, gezilen yerler olduğunu öğrendim. Hatta yurtdışına gidenler bile var.
Kızım ve oğlumda bunlardan yararlanıp arkadaşlarıyla beraber güzel ve kaliteli yerlerde yemek yiyiyorlar.
İlk önceleri birkaç isim vardı. Rekabet kaliteyi arttırırmış şimdilerde bu fırsatları birçok firma yapıyor. Hepsini takip etmek zor.
Bunu bilip yeni bir site yapmışlar indirimlr. com
Bir bakışta tüm fırsatlar, bütün online mağzalar elinizin altında. Hepsini aynı anda, aynı sayfada bulabiliyorsunuz.
Ayrıca sayfada blog köşesi, gündemde olan çeşitli konular, yazılar ve trendlerle ilgili bilgiler var.
Bu sayfadan beni haberdar eden sevgili Yasemin'ede teşekkür ediyorum. Kızım sayfaya bayıldı:)))
İşte sihirli adresler:))))))
http://www.indirimlr.com

http://www.indirimlr.com/blog



Sizlere keyfinizce alışverişler, bol geziler, afiyetle yenen yemekler diliyorum .

sevgiler

24 Şubat 2012

PİLLİ HALAM...

O bizim pilli bebeğimizdi. Kalbi pilli olduğu için ona bu adı takmıştık:) Ondan bahsederken hep 'pilli halam' derdim.

Kardeşlerinin aksine yaşama sıkı sıkı bağlı, hayattan zevk almasını bilen, kendimi bildiğimden beri hastalıkları olan ve onlarla mücadele edendi.
Kendisi Tokat'ta oturuyordu. Ama genelde doktorları Ankara'daydı. Yaklaşık 35 sene önce hatırladığım kadarıyla başkasının hastalığı için hastaneye gitmiş, tansiyonu düşünce orada tansiyonunu ölçmek istemişler ve bakmışlar ki kalp atışı duyulmuyor. Hemen müdahale edip kalp pili takmışlardı. Babam ve büyük halam kardeşlerinin bu durumuna çok üzülmüş onun yanına gitmişlerdi. Babam vefat edeli 26 sene bitti halam vefat edeli19 .
Ona ise birkaç ay evvel üçüncü yada dördünca pili takıldı.

Gezmeyi çok severdi. Hele pazara gitmeyi. İstanbul'a geldiğinde bütün pazarlara giderdik. Böbreklerinden rahatsızdı. Ama bu bile onu gezmesinden alıkoyamazdı:)

Bu sene böbrekleriyle ilgili arka arkaya çok ciddi rahatsızlıklar geçirdi. Birkaç kez hastaneye yattı. Doktorların mucize diye adlandırdıkları olaylarla hastalıklarını atlattı:)
Artık ona Terminatör halam diyordum:)

Her konuştuğumuzda 'halacım allah seni başımızdan eksik etmesin. Ailemizin büyüğüsün ayaklarını daha sıkı yere bas. Hepimizin sana ihtiyacı var' diyordum. Oda bana hep 'kızım siz kendinize iyi bakın' derdi.

Bu sefer olmadı. Hepimizi yanılttı. Cumartesi günü geçirdiği bir kalp krizi sonrasında böbrekleri çalışmaz olmuş. Yine atlatır diye beklemiş kızı, torunları, eşi , damadı. Ama pazar günü durum değişmeyip akşam daha da kötüleşince haber pazartesi günü bize geldi. Akşam büyük halamın kızı ile yola çıktık . Ama o bizi beklemeden gitmeyi seçti...
Yine de son görevlerimizi yapmak için Allah bize yardım etti yetiştik.
Bu sabah Tokat'tan döndüm.

Kardeşleri içinde en uzun yaşayan, yaşamdan tat almasını bilen, yemeği , yedirmeyi çok seven, diğer yanda ananelerine sıkı sıkı bağlı, beni hep 'canım yavrum' diye seven halam da bizi bırakıp gitti.
Önce öğretmen olan yengemi kaybettik. Bir sene sonra amcamın oğlunu. Ondan sonra annem bıraktı bizi. Bu senede halam. Hepsi nur içinde yatsınlar. İnşallah Allah başka acılar göstermesin.

Canım halam ışıklar içinde yat. Yaptıklarını, söylediklerini hep gülerek hatırlıyoruz. Herkes senden bahsederken gülümsüyor. İşte geride bıraktığın en güzel şey bu.


Hep bana sorardı benden ne istersin diye. O gün ondan son birşey istedim. Onu öperken kulağına fısıldadım:

''Bizimkilere selam söyle'' ........

10 Şubat 2012

DUR NAZLI !!!!!!!!!!!

Bir rehavet, bir ev kuşu olma hali, sporu bırakma, soğuktan dışarı çıkmama, oğlumla her öğlen 'ne yiyelim ' muhabbeti bazen dışardan söylenen hazır yiyecekler, bazen mutfakta hazırlanan soslu makarnalar, mantılar, börekler.... Babamızın ve kızımın yemediğini düşünerek onlara tekrar hazırlananlar ve onlardan da yemeler. Babamızın gelirken o ailece çok sevdiğimiz damla çikolatası bol, İsveç kekinden getirmesi ohh oohhhh ooohhhhhh.
Sebze yemeğini unuttuk neredeyse.
Kar yağdığında dışarı bakarken içilen bardak bardak leblebili bozalar, akşam tv seyrederken atıştırılan mısırlar, bazen cipsler.....
yazarsam daha uzar bu liste:(((

Bir taraftan da alınan cici giysiler boyunları bükük dolaptan bana bakıyorlar:))))
Her gün diyete başlama sözleri verilip sonra o sözleri unutup dürümleri götürmeler:))))

Bu arada eşim kilo aldığımı söylesede fazla üstelemiyor. Çünkü yanaklarım doldu, yüzüme renk geldi zombi !!! olmaktan çıktım ama ben son zamanlarda bu kilolardan sıkıntı duyar oldum.

Korkum birkaç sene önceki gibi tartıda 80 'leri görmek:((((((

Yok buna bir dur demek lazım. Yanlış olan bunu etraftan beklemek. Dün akşam yemekten sonra düşündüm dişlerimi sıkmamak ve rahatlamak için kullandığım ilaç bana nasıl bu kadar kilo aldırır diye.

Sonra bahane aradığımı anladım:( ona buna çamur atmaktan vazgeçip her zaman söylediğim gibi zayıflamak istiyorsam ağzımı kapalı tutmam gerektiğini hatırladım. Ve bunu hemen uyguladım. Hani ben ters doğdum ya işte bu yüzden pazartesi değil cuma günü diyete tekrar başladım:)))
Yapmam lazım , eklemlerimi, vücudumu bu yüklerden kurtarmam lazım.

Bu gün pazara gidip sebzelerle tekrar buluştum. Eve gelip hemen bazılarını pişirdim, bazılarını haşladım.
Diyet listemi çıkarıp tekrar buzdolabının üzerine astım. Herşey tamam . Ben, bana 'DUR' dedim.
gerisi gelir inşallah.

Bu arada beni en zorlayan siz arkadaşlarımın sayfalarında arz-ı endam eden kekler, tatlılar, börekler. İnanın bir kedinin ciğere baktığı gibi onlara bakıyorum. Bazılarının tarifini okumuyorum aklımda kalmasın diye:))))))
Ama biliyorum ki beynim neyi nerede gördüğümü kaydediyor. Kilolar gidince azar azar yapılıp yenecek hiç şüpheniz olmasın:)))

Herkese kucak dolusu sevgiler,

03 Şubat 2012

RAMAZANA ALTI AY KALDI.....

Mevlüt kandili hep 'ilk kandil' olarak söylenir. Bu kandile ulaşıldığında Ramazan'a altı ay kalmış demektir.

Günler su gibi akıp geçiyor.
Haftaları, ayları , seneleri ve ömürlerimizi hızla tüketiyoruz.

Tüm dostlarımın, arkadaşlarımın ve sevdiklerimin Mevlüt Kandillerini kutluyor, dualarınızın size hayırlı olanlarının kabul edilmesini diliyorum.

Sağlık ve huzur dolu bir hayatınız olsun....


Sevgiler,

Nazlı gül

28 Ocak 2012

GÜLSEN HOCAMIZA .....

Sevgili Gülsen hocam,

Sizin sayfanıza nasıl ve kimin sayesinde ulaştım hatırlamıyorum. Bazen birkaç gün sayfama uğramadığım oluyor. Ama ilk sizin yazınız var mı? yok mu? diye bakarım. Yazılarınızı en az iki kere okurum. O satırlar arasındaki anahtarları bulmaya çalışır, bunlar üzerinde kafa yorarım. Bir tek sizin sayfanızda yazılan diğer yorumları okurum. Ve anlarım ki bir yazınızla başka başka insanlarda nice fikirlerin üremesine yardımcı olmuşsunuzdur.
Şu -de -da üzerine yazdığınız yazıdan sonra özellikle size bırakacağım yorumlara çok daha dikkat eder olmuştum:)))))

Siz o güzel gönlünüz ve engin bilginizle bize değişik hayat pencereleri açtınız. Bize diyorum çünkü benim gibi yazılarınızı özleyen bir sürü insan olduğunu biliyordum ve böyle olduğunu öğrendim.

Takip ettiğim kadarıyla size birşey dayatmak mümkün değil:)))) AMA..


Belki sizi çok özleyen, bilginizden yararlanmaya can atan, limon sıkışları, eleştirileri, hikayeleri , o güzelim şiirleri özleyen biz öğrencileriniz için bir ümit verebilir, yazılarınıza devam edebilirsiniz.

Ben kendi adıma sayfama girdiğimde YAPRAKLAR-GÜLSEN HOCA yazılı blog sayfasının küçük notunu görmek için sabırsızlanıyorum.
İnatla, ısrarla ve merakla bekliyorum(UZ)

Sizi seviyoruz. Özlemin bir an önce bitmesi dileğiyle , sevgiler

27 Ocak 2012

KAR deyince aklıma gelenler....

İstanbul soğuk, İstanbul karlar altında....

Kar yağdığında ilk aklıma gelen dışarıda kalan insanlar oluyor. Yazın neyse de kışın bu soğukta ne yapıyorlar, ne yiyip içiyorlar, nerede kalıyorlar...

Bu gün mutfak penceresinden bahçeye bakarken aklıma karla ilgili bir sürü şey geldi. Çocukluğumuzda yağan karlar en az bir hafta kalırdı. Annem sokağa çıkabilmem için şart koşardı:
- iki dilim kızarmış ekmek üstüne sürülecek olan tereyağlı ve ballı ekmekler yenecek, bir bardak süt içilecek ondan sonra oynamaya çıkılacak....

Emir büyük yerden:))) Ama haklı annem .
kızını bu soğuklarda koruması lazım. Allah korusun bir fırtına çıksa yapraklardan önce beni kaldıracak neredeyse o kadar zayıfım. O zamanlar çok öksürüyorum kışın. Yemediğim ve içmediğim ot, ilaç vs kalmamıştı. Babam işyerinde ne söyleseler gelirken alır bana yedirmeye çalışırdı.
Canlarım ödleri kopardı ben karda oynarken üşüyeceğim hasta olacağım diye.... İkide bir camdan bakar ıslanmışsam eve çağırır üstümü değiştirirlerdi.

Akşamları annem-babam ve tüm komşularımız hep beraber dışarı çıkardık. Önce Doğancılar Parkına kadar yürür orada yokuşu çıkmaya !!!!! çalışan ama bir türlü bunu başaramayan arabalara bakar, daha sonra şemsipaşaya inen o dik yokuştan merdivenlerle aşağı kayardık:)))

Elimiz ayağımız donmuş ama kalbimiz sıcacık bir şekilde evimize döner annemin gitmeden önce sobamıza attığı kocaman kütüğün ısıttığı salonumuzda üstümüzü değiştirir, hemen demlenen çayımızı içer sonrada yatardık.
Çok soğuk olduğunda ısrarlarıma dayanamayan annem-babam salona yer yatağı yaparlar bende aralarında (sonradan hiç olmadığım kadar mutlu mesut) yatardım.

1987 senesinde Şişli'de çalışmaya başlamıştım. O senede çok kar yağmış yollar kapanmıştı. Ama ben sabah erken kalkıyor evimizin önünü temizliyor yolu açıyordum. Giyinip eğer dolmuş bulabilirsem dolmuşla yoksa yürüyerek Selimiye'ye gidiyor canım kardeşim Handan'la buluşup beraber servisin gelmesini bekliyorduk. Bazen saatler sonra gelen servise bindiğimizde toplam 5 kişinin bile olmadığı gördüğümüzde bile neşemizi kaybetmiyorduk. Şişli'ye saatler sonra varıp iş yerine gelince tatil olduğumuz söyleniyor bizde yine güle oynaya evimize dönüyorduk.

Evlenip çocuklar biraz büyüğünce bu sefer hep beraber dışarı çıkmaya başladık. Salacağa yürüyüp orada sahlep içmek kar yağdığında yapılması gerekenlerin başında geliyordu artık. Bu sefer çocuklarla kar topu oynuyor kardan adam yapıyorduk.
Kızım sabahları kalkıp kar yağdığını görünce çok sevinirdi. Ama babamız kar yağdığında işleri aksıyor diye söylenirdi. Bu yüzden kızım ve oğlum babalarının görmediğini zannedip ellerini masanın altında çırparlardı:)))))
Dün bunları konuştuğumuzda kızım 'haklıymışsın baba kar yağınca işe gitmek bir dert, işleri yoluna koymak başka bir dert oluyormuş şimdi anladım' diye söyledi:)

Canım annem düşüp bir yerini kırmaktan çok korkar ama düşüncede dakikalarca gülmekten kendini alamazdı.
Babam ise tam tersiydi. Biz düşünce bırakın gülmeyi dikkat etmedik diye kızardı bazen. Babamın her söylediğini kendisine kural edinen annem ne yazık ki bu düşme konusunda aynı titizliği gösteremezdi.
Düştüğünde 'durun beni kaldırmayın güleyim sonra kalkarım' derdi.
Tam olarak hatırlayamıyorum tarihi ama sanırım 7-8 sene önceydi. Yine oldukça çok kar yağmıştı. Annemle telefonda görüştük. İhtiyacı olup olmadığını sordum. Dışarı çıkmamasını birşey lazım olursa telefon etmesini söyledim. Çocuklar sokakta oynuyor bende onları seyrediyordum. Birden kızımın sokak başına gülerek baktığını gördüm. Ama gülmesiyle panik olması bir oldu. Merak edip pencereyi açınca:
- Anne koş anneannem düştü, sözünü duyunca kendimi terliklerle sokakta koşarken buldum.
Köşeyi döndüm manzara şöyleydi:
Annem yerde oturmuş kahkahalarla gülüyor yanında da mahalle esnafından birinin damadı o da yerde oturuyor.
Neyse bir kaç tane tanıdık daha geldi annemi ve adamcağızı kaldırdılar. Annemi aldım koluna girerek yavaş yavaş yürümeye başladık. Soru soracağım ama imkanı yok annem kapsama alanı dışında gülüyor da gülüyor. Bu arada karda sokağa çıkarken ayakkabılarının üzerine mutlaka ince çorap takardı kaymasın diye...Ama bu sefer onlarda işe yaramamıştı anlaşılan:))))
Ama ben için için meraktayım bir yerine birşey oldumu diye. Eve geldik üzerini çıkardı, sağına soluna baktık , elini ayağını oynattık çok şükür birşey yok. Şimdi esas meseleye gelmeliydik. Annem nasıl düşmüştü?
Canım evden çıkmış yavaş yavaş caddeye gelmiş tanıdıkların yardımıyla caddeyi geçmiş. Sonra 'ben giderim ' deyip yürümeye devam etmiş. Ama sokağın köşesinde ayağı kayıp düşmüş. Bu sırada oradan geçen bey koşup annemi kaldırmak istemiş. Fakat annem tam kalkmışki yine ayağı kayınca bu sefer ikisi birden düşmüş . İşte bu noktada annem makaraları koyvermiş ki ben gitmişim o an. Senelerce bu olayı konuşup konuşup gülmüştük:))

Bir keresinde de Haydarpaşa Spor salonunda oğlumun basket maçı vardı. Salona girerken hava günlük güneşlikti. Maç bitip dışarı çıkınca arabamızı göremedik kardan. Ve biz o halde evimize gelmek üzere yola çıktık. Eşim daha çok açık olan yollardan gitmeyi tercih etti. Çocuklar küçük üstelik oğlumun bir arkadaşıda yanımızda. Bir ara yokuş inerken eşimin ara ara kaldırıma tekerlekleri vurdurduğunu farkettim. Durum vahimdi. Yokuş buz tutmuş frenler kafi gelmiyordu bu yüzden eşim bu yolu tercih etmişti. Normal zamanda 15 dakika geleceğimiz evimize bir saate yakın bir zamanda gelebilmiştik. Çocuklar farketmesin diye yapmadığım şaklabanlık kalmamıştı. Eve girdiğimde üzerimdeki montum bile terden sırılsıklam olmuştu.

Sene 1985. Kar aralıksız günlerce yağmıştı. Evlerin saçaklarından kollarım kadar buzlar sarkıyordu. Yollarda 15- 20 santim kar vardı ve onlar buz olmuştu. İşte o kar gecelerinden birinde babam bizi bıraktı. Ertesi sabah tipiden karşımızdaki köşkü göremedik. Günlerce devam etti kar. Babam gittikten sonra onu ilk ziyaretimde karlar içinde olmuştu.

İşte belki beş belki on dakika da bütün bunları düşündüm. Yinede güzeldi manzara, güzel gören göze beyaz temizlikti, ferahlıktı. Fakat bütün bu güzellikler burnumun sızlamasına engel olamamıştı....

04 Ocak 2012

KENDİMİZ İÇİN.......

Sevgili resim hocam Handan Kırımlı' bana bu iletiyi göndermiş. Çok beğendim ve sizlerle paylaşmak istedim.

Yeni yılda yeni başlangıçlardan biri olsun......


Deniz seferi sırasında okyanusta yol alan gemi, kaza geçirerek batmış. Gemiden yalnızca tek bir adam sağ kurtulmuş ve dalgalar adamcağızı küçük, ıssız bir adaya kadar sürüklemiş.
Adam ilk günler, canını kurtaran Allah'a kendisini buradan da kurtarması için yakarmış ve yardım bulurum umuduyla günlerce ufku izlemiş. Ama ne gelen olmuş, ne de giden...
Daha sonra rüzgardan, yağmurdan ve zararlı hayvanlardan korunmak için ağaç dallarından ve yapraklardan bir kulübe yapmış. Sahilde bulduğu, gemiden arta kalan konserve, pusula gibi eşyaları bu kulübeye koymuş. Günler hep aynı şekilde geçmeye başlamış. Balık avlıyor, pişirip yiyor ve ufku gözlüyor, kendisini kurtarması için Allah'a dua ediyormuş. Bir gün tatlı su getirmek için yürüyüşe çıkmış, geri döndüğünde kulübesinin alevler içinde yanmaya başladığını görmüş. Duman, dans ede ede göğe yükseliyormuş. Başına gelebilecek en kötü şeyin bu olduğunu düşünmüş ve k
eder-öfke içinde donakalmış. Şimdi bu ıssız adada, başını sokabileceği bir kulübe bile kalmamış. "Allah'ım, bunu bana nasıl yapabildin?" diye feryat etmiş. O geceyi keder ve üzüntü içinde geçirmiş. O kadar dua ettiği halde, başına bu olay geldiği için sitemler etmiş. Ertesi sabah ise erken saatlerde, adaya yaklaşmakta olan bir geminin düdük sesiyle uyanmış! Bitkin, şaşkın, kendisini kurtaranlara sormuş;
"Benim burada olduğumu nasıl anladınız?" Cevap onu hem daha bir şaşırtmış, hem de utandırmış:"Dumanla verdiğiniz işareti gördük!"

Bu öykü üzerine uzun uzun düşündüm. Yakın zaman içerisinde hayatımda olan ve memnuniyetsiz olduğum, hatta üzüntü duyduğum olayları anımsadım. İçlerinden birisini seçtim ve ardından 'olay'ın geçmişini hatırlamaya çalıştım. Bu geçmişe bakış, sebepler konusunda daha önce görmediğim bazı gerçekleri getirdi. Ardından sonuçları anımsadım. Ve bu defa da sonuçların o esnada göremediğim faydalarına ulaştım. Yani olmuş bir olayı tekrar değerlendirerek sebep-sonuç zincirini tekrar oluşturdum. Öyküde ki adam gibi bende kendi olaylarıma şaşırdım. Hayatın aslında bizi zorladığını düşündüğümüz anlarda, zorlamak bir yana bizi korumak, kollamak adına nasıl sarıp sarmaladığını hissettim. Teşekkürler hayat sana! dedim ve isyan ettiğim anlar için kendisinden özür diledim. Sizlere de tavsiye ederim. Sizlerde lütfen kendi olaylarınız için, en azından bir kaç tanesi için aynı değerlendirmeyi yapın; faydaları görebileceksiniz. İşte 'farkındalık'ın bir tanımı da bu.
Bizler dünyanın bir parçasıyız ve bir tek yaşamımız var. Niçin bu yaşamı güzellikle, keyifle, mutlulukla donatmayalım ki? Niçin yaşam içerisinde bilinçaltımızın biriktirdikleri ve çapaladıkları, ağırlıklı negatif durumlara ait olup, olur olmadık yerlerde bizi mutsuz ediyor, ruh halimizdeki dengemizi sarsıyor ve yaşam kalitemizi düşürüyor olsun ki?
Yapabiliriz, hepimiz dilediğimiz, arzuladığımız tatta bir yaşamı kucaklayabiliriz. Yeter ki hedefleyelim ve hedefimizi inançla destekleyelim. 'Kendine inanmak' çok önemli.
Kavga etmek yerine, isyan etmek yerine hayatla barışalım ve söyleşelim. Unutmayalım bu bizim hayatımız! Kendi çocuğumuz, kendi eşimiz, kendi işimiz gibi kendi hayatımız.
Çok sevdiğim bir ablam var, allah uzun ömürler versin. Hayata dair sohbet dolu bir akşamda, bir arkadaşıma dönüp sormuştu; yanında oturan kendi eşin mı? diye. Hepimiz önce bir duraksayıp, ardından kahkalar ile gülmüştük. Sonra bu 'kendi' konusunu ve önemini anladık sayesinde, minnettarız. Şimdi bakıyoruz ki yönetim ve idare merkezi değişmeye başlamış, soruyoruz birbirimize 'kendi hayatın mı' diye. Evet! kendi hayatımız!
O halde bize ait olan bir değeri neden bir başkasına yada bir başka olguya teslim ediyoruz. Madem ki bizim 'sahip çıkalım o halde'
Kendi hayatına sahip çıkıp çıkmadığı konusunda tereddütü olan ve bu noktada düşünenler; üçüncü şahıslar ile olan ilişkilerinizin geneline bakabilirsiniz. İletişim biçiminiz hayatla olan iletişim biçiminize ayna tutacaktır.
Mutlu olmak için buradayız. Bize oksijen veren ağacı görmek, güneşin parıltısını hissetmek, sanatın güzellikleri ile bezenmek, sevmek, sevilmek,huzuru görmek, barış içerisinde yaşamak için buradayız.
Şimdi yükselen sesleri hissedebiliyorum; bu dünyaya rağmen mi? Evet bu dünyaya rağmen. Çünkü bu dünya bizim hayatlarımızın toplamı. Her mutlu bir hayat, daha mutlu dünya demektir.
Kendi cehenneminizi yaratmak yerine, kendi cennetinizi kucaklayacağınız harika bir yıl diliyorum hepinize,
Sevgi ve saygılarımla,
Burçin ALPACAR (Alıntı)

30 Aralık 2011

HAYATIN HİÇ BİR DÖNEMİNDE

ASLA,

Ümitsiz , Şükürsüz , Sabırsız OLMAYIN.......



İYİ VE MUTLU SENELER DİLEĞİYLE.......


Sevgiler


Nazlı Gül:)

27 Aralık 2011

GÖZÜNE NE TAKILDIYSA İÇİNE İLAVE ET KEKİ :)))))

Herkesin olduğu gibi benimde bazı takıntılarım vardır. Çoğunu yaş ilerledikçe, okudukça , anladıkça bıraktım. Ama tek sayılı yıllarla aram hiç iyi olmadı desem yeridir. Tesadüf mü? yoksa benim bu konuda hassas olmamdan dolayı mıdır nedir? canımı sıkan , beni üzen, olaylar hep tek sayılı yıllarda olmuştur.

Annemin hastalığı , hastaneye yatması 2009 senesine denk gelmişti. Hastaneye yattığımız 5 Aralık gününden başlamak üzere hep düşünmüşümdür . 'Allahım şu yıl bitsin 2010 senesinde herşey düzelsin' diye hemen hemen hergün günde 3-5 kere dua etmişimdir.

Yandaki komşularım yılın son günü kabak tatlısı yapmanın , bereketli olacağını söylemişlerdi. Son senelerde, tatlı yiyip tatlı girelim yeni yıla misali yapar olmuştum. 2010 'a girdiğimiz senede iki taş bir baş tatlıyı yapmış hatta anneme bile yedirmiştim:)

(hatta değişiklik olsun diye kabakları tahinle fırında pişirmiştim. Annem 'nerden bulursun böyle abuk sabuk tarifleri şunu doğru dürüst yapsaydında tadıyla yeseydik' diye beni fırçalamıştı:))))) Onun yaptığı tarifle yediğimiz kabak tatlısı ; bol şekerli sosun arasında bol cevizlilerin arasında bulabildiğiniz birkaç kabaktan ibaretti:)

Ne yazık ki hayatımın en zor yılı oldu 2010 senesi.

Bir gün otururken birden aklıma geldi babamı 1985 yılında , annemi 2010 yılında kaybetmiştim.
Hem tek hem çift sayılarda hayatımın en önemli kişilerini kaybetmiştim.

1989 yılında oğlumu, 1990 yılında kızımı kucağıma almıştım. Hem çift, hem tek sayılarda dünyanın en güzel sıfatını almış 'anne' olmuştum.

Bunları düşünürken artık böyle bir takıntımın olmadığını kabul ettiğimi hissettim. Artık hiç bir şekilde tek yada çift rakamlar beni bağlamıyor....

Şimdi vereceğim tarifde yılın son tarifi 'tatlı' olsun diye yazılmıyor. Onları da geçtim. Eğer bu işe yarasaydı yaptığım kabak tatlılarıyla harika yıllar geçiriyor olurdum:)))))

Pazartesi günü son yılların en soğuk günlerinden biriydi. Ve bendeniz saçlarımı yıkayıp dışarıya çıkma gafletinde bulunmuştum. 'Beresiz çıkmam abi' olayını senelerce yaptığım halde son yıllarda kar, yağmur yağdığında bile bere , eşarp takmayan anneme benzemiş kafama hiç bir şey takamaz olmuştum.

Akşam üstü eve geldiğimde sanki bir düzine kişi hep birden sırtıma üflüyorlar gibi hissediyordum. O akşam ateşimin çıkması benim şifayı kaptığıma işaretti. Hemen soğuk algınlığı için gerekli ilaçları alıp erkenden yattım.

Ertesi gün bilgisayarımı alıp hem yatayım hem gezineyim derken çok komik birşey oldu. Ara ara aldığım ilacın etkisiyle uyukladığım sıralarda sanki blogların birinde zencefilli ve tarçınlı bir kek tarifi gördüm gibi geldi. Aslında gördüğüme kesinlikle emindim ama iki gündür arıyorum bir türlü böyle bir tarife rastlamadım:))))))

Burnuma mis gibi tarçın ve zencefil kokusu gelirken nasıl yatabilirim ki???? Birkaç dakika sonra kendimi mutfakta yumurtalarla şekeri karıştırırken buldum. İçine zencefil ve tarçın ekledikten sonra gözüme eşimin aldığı tuzsuz , organik kuruyemişler çarptı. Kayısılar, çekirdekli siyah üzümler servis kabında yerlerini aldılar:))))) Kafamı bir kaldırdım raftan damla çikolatalar üzgün üzgün duruyorlar:((( bizi niye almıyorsun der gibi. Hatırlarını mı kıracağım:)))
işte aşağıdaki kek böyle ortaya çıktı. Aman allahım pişerken evin içini saran koku beni tam anlamıyla MEST etti:))))))

Tabii bizim huysuz !!! 1.95 lik küçük bey!!!!???? ile 1.80 lik küçük!!!!!???? hanım yerken ağızlarına gelen çekirdeklerden hiç hoşlanmadılar:((((
kendileri bilirler diye söyleyip iki dilimi havada yedim:))))

Gelelim tarife:

Malzemeler:

4 tane yumurta

1 su bardağından bir parmak eksik toz şeker

1/2 su bardağı sıvı yağ

1 su bardağından biraz eksik yoğurt (sulu olmayan kısmından)

1 paket kabartma tozu

1 paket vanilya

istediğiniz miktarda tarçın

istediğiniz miktarda zencefil

siyah üzüm,

kayısı,

3-4 yemek kaşığı damla çikolata

rondodan geçirilmiş yarım su bardağı kadar ceviz

portakal kabuğu rendesi (isteğe bağlı)

un

Yapılışı:

Oda sıcaklığında bekletilen yumurtalar şekerle beyazlayana kadar çırpılır. Sıvıyağ, yoğurt (ilave etmeden önce biraz bekletiyorum çok soğuk olmasın diye) konur karıştırılır. Diğer tüm malzeme ilave edilir. Un , kabartma tozu ve vanilya elenerek konur, karıştırılır.
Yağlanmış kalıba dökülür. 180 derecede önceden ısıtılmış fırına konur. 10 dakika sonra ısı 175 dereceye indirilir.
Pişince fırın kapağı yarı açılıp bir 10 dakika daha fırında bekletilir. Bu aşamadan sonra kek fırından çıkarılır iyice soğuması beklenir. Ama benim en keyif aldığım bölüm burasıdır. Sıcak sıcak kah ağzım yanarak , kah üfleyerek bir dilim mutlaka yerim:))))






Afiyetler olsun.......

sevgiler